In solis sis tibi turba locis *

* "Issız yerlerde kendin için bir alem ol" Tibullus

 

 

2020 ŞİİR SERGİSİ

 

çocukadın

 

biraz çocuktuk biraz kadın

vuruldu çocukluğumuz.

 

bir damlanın şeffaflığı kadardı,

ışığınn kırılışı, bayram sabahı

manço’nun sesi yıldız, galaksi puhu

tıngır mıngır balkon akşamları.

 

bir bektaşi fıkrası okurdu müezzin

cemaatin ağzında gülücükler.

 

bir sokak, ellisini geçkin

sokakta bir akasya

altında muhteşem topallayan öpücükler

tentelerin gölgesinde şehvet, bir de deli şevket.

pencerelerde ismihan teyzeler

kalp yetmezliğinin diğer adı ibrahim beyler

sonra yamanamamış çoraplarla ağır ipler.

 

pazar yerinde lacivert naylon önlükler parlıyor

bir liseli tezgahın başında bağırıyor

“domat bi liraa sevda bedava”

pahasız sıcaklık, bedava.

 

ayşe teyzeler, sonrası boncuk fasulyeler

pazar çantasına sığmayan mısır püskülleri

fileler dolusu limon.

 

çocukluğumun başı kimsenin gerdanına bu denli sokulmamıştı

ve kadınlığımın minarelerine en çok onun başı yakıştı,,

 

06.02.2017     19:08

ist.

 

Beste Naz Karaca

fecr

 

I.

 

dilimi ısıran bir türkü var

söylesem sen yanarsın

söylemesem köz olur kara bağrım.

 

evvelinde ahirinde dolandık

fersenk fersenk adımladık şu toprağı

bulamadık firuz

                     bir sığınak bulamadık sesimizin sığacağı.

 

kaç gün kaç tün sayıklandı yolculuğumuz

ve kaç sene sürer bu mut

hangi orman tutar da döker beni sana?

 

çılgınca taşlar döküldü olmadık sıralarda

toprak çanaklardan yudumladı Mukatlı

inan firuz, o tepede

bir kekik tekkesiydin inan.

 

şu düzlükleri yok etmedim mi

batırmaya çalışmadım mı dağları dalgalarla,

taşmayayım diye kerpiçle yamamadım mı tüm çatlaklarımı?

 

bilmiyorsun kaç kere kendimi

terekte, devrilen boş cezveye benzettim.

 

 II.

 

bilmem kaç kere teknelerin kıçında pruvasında bir intihar geldin aklıma, sustum. yudumladım dilimdeki yarayla deryayı. tuz oldum, az oldum, uz oldum.

 

tekerlerine rengarenk pullar yapıştırılmış velespitler sürdüm, hem de kaç nisan kaç mayıs.

 

hele şubat, bindim bir gece ayın sırtına; def ettikçe ben kederi, geldi yapıştı sağrısında Süphanlı bir ağrıyla.

 

III.

 

tülbentler astım bildiğim her ağaca

düşler, damlar, gök gülüşler

pusuda bekledi dünya.

 

çok oldu ben seyrelteli kendimi

deryaların memesinden sağıp fecri

çok oldu liğme liğme edilmiş tenime yedireli.

 

oyalarında acının ehli ipler iplikler

süngülerinde bir dolu kavak

hamamlarında mermer kiri.

 

dul kaldı bu cahil.

 

ateşle sobayı firuz

kış gelir yakında,

      kış gelir yakına

kınalım, getir güğümü, koy şu yana.

 

yalpalar köy, gökle yeksan.

piç erikleri gibi bitiyor içimde sevdan,,

 

10.03.2017

20:50

ist.

 

Beste Naz Karaca

hüseynik

 

içimden çitileye çitileye soyduğum her kelime, bu  tülbende çiçek dökülmekte.

 

çentik çentik ağaçlar kadar katlivasiptiniz.

 

elleriniz soygun, gözleriniz kurum

yanaklarınız dinelik tarhana.

koynunuza feleğin cevrini alıp

yürümüşsünüz yola.

 

"umut kefil olmuşsa bana

gayrısı kalsın dünyaya"

 

kıygın bir suskunlukla

oturmuştunuz Sivas yazısına.

yamalara sürdüğünüz el

daha orada, gitmedi.

yaşmaklıları açtınız

savurdunuz yalanın kumunu.

fileyle iş gören mühletle can verdi

siz hâlâ katlivasiptiniz.

 

ama serde güzellik var

kırk bir şahin kanadı

kırk bir ateş uzakta

ama serde güzellik var.

 

inançla paklanır insan

su gökkız

su akkız

el ayası ekmek:

bileğine nefes yazılan

yine inançla paklanır insan.

 

kolu kanadı noksan bir muamma,

su kadar katlivasiptiniz.

akıp gittiniz

bitmedi ezanız.

 

ama serde güzellik var

kırk bir kitabın küfü kadar

kırk bir kendi kirişini kendi geren yay

ama serde güzellik var,,


tokat, temmuz 2016

 

Beste Naz Karaca

yüreğimin mors alfabesi

 

kalaylı göğsünü kabartarak kapısına dayanan acıya o denli misafirperver davranırdı ki firuz, gören can dostu geldi sanırdı. acı, elinde çiçeklerle kız istemeye gelirdi firuz’un kapısına. demirini yüzyıl evvelden almış kapıya her vuruluşta, nehir saçlı çivit gözlü bir firuz’u gözden çıkarırdı firuz. şimdi ölülerini topluyor.

 

kimsenin kimseyi yitirdiği yok,

bazı bazı yola düşüyoruz o kadar.

ben yine de ölmüşlerin canına su serptim

kalanların canına can.

ihanetlerin boynuna ipler geçirdim

çek şu tabureyi firuz, çek.

 

gözünün morluğu giden firuz hâlâ duyamıyordu o sesi. eskiden, henüz yüreğinin morluğu masalara sıçramamışken ve belki de ben bir yaprakta melek teriyken geceleri yastığa başını koyunca nabzını duyarmış. “yüreğimin mors alfabesidir bu” demişti bana. şimdi sessizlikler topluyor.

 

kim kiminle baş koymuş aynı yastığa belli değil

umarım kalmadı dünyamdan

müsvedde bile olamazken

neler olmayı beklemişim.

 

ah ne emekler var

az emeklenmedi bu çıkmazlar

elimizde yalnız çizgiler

cebimizde ruhumuzun beş para etmez yükü

ah ne emekler var.

 

konakladığı, dineldiği her yerde ışıklar yanardı. sanki bir şeyler ona “kalk yerinden aydınlat kendini” diyordu. kolundaki bilezik burma değil, yüreğiydi. almayın, toplayamaz.

 

önü çınar yapraklı pencereden sarkıyorum

yapraklar da benim başımdan ağrı

kulaklarımın kepçesiyle ses dolduruyorum kendime,

hepsinin alfabesini ezber ettim etmesine de

bir kendi yüreğiminkini bilemedim bunca sene.

 

pürsevda,

sağ elimle sol elimi tuttuğum gibi tuttum seni,

bağışla artık bana alfabemi,,

 

ağustos 2017

 

Beste Naz Karaca

zambaklar, zambaklar

 

dün gece gözleri yumruğum kadar bir çocuk girdi rüyama.

 

“zambaklar, zambaklar

seni bu rüyadan kim ayıklar”

 

tüm ayıplarımı sırtlayıp koştum

yalın aya, yalın yüz

küsen bir çocuk elinin tutulmayı bekleyişi gibi

ne diye öylece bekledim benimle koşacak birinin gelişini?

 

kefen, karanfil, kitap

 

“zambaklar, zambaklar

seni bu ölümden kim ayıklar”

 

külrengi ağaçlar vardı, etrafımca

zihnimin köşelerinde toplanan iğneler.

 

dört başı mahmur,

dört başı memur.

 

uyandığı uykudan pişman yapraklar,

dikenli oklarını bir çimene salan kirpi,

kunduzun biri, örüyor tutukevini.

 

kevgir, bulgur, ekmek

 

“zambaklar, zambaklar

seni bu fırından kim ayıklar”

 

cöfer içen karga

kitaba el basan papağan gördüm rüyamda.

“insan olmasın?” korktum.

 

bir devrim

neresinden tutsan sudur.

akmazsa filiz verir, fakat yosun

aksa püripak, fakat sel.

 

ey koca kentlerin meydanları

kim ıslandı sizi?

 

irmik kavurur gibi insan kavuran dava.

 

helva, kuş eppeği, hanımeli

 

“zambaklar, zambaklar

sizi bu şiirden kim ayıplar”

 

22.04.2017     21:07

ist.

 

Beste Naz Karaca

SENİN GÜZEL UYANIŞINA

 

Uyandın, benim güneşim,

 

kayalıkların çözüldü : Gevşeyen kabuğun ışıldadı. - masumiyet ağacının gölgesinde

 

Nefesin rüzgara karıştı, bana sarıldın.

 

- bir kaderle barışır gibi.

 

- kimsenin duyamadığını duyanlar gibi.

 

Sana sarıldım.

 

- geceleri gizlice ağlar gibi.

 

- ellerim sökülür gibi

 

ve seni sonsuza dek saklamak istedim.

 

Gözlerimi şükran bulutları sarstı. Hıçkırdım.

 

Koca bir bebek gibi hıçkırdım.

 

Matemimin ıslığı beni kandırıyordu, hayal perdesi tenime çarpıyordu.

 

Hissediyordum kanadığını / bir ağacın gölgesinin.

 

Daha fazla uyumak, yıllar boyu uyumak,

 

bir rüyanın taşkın merhametine sığınmak niyetindeydim.

 

Dünyanın taşları dağ gibi sevgimden sekiyor, ayaklarıma düşüyordu,

 

hareket edemiyordum.

 

Uyanıyordun benim güneşim, savunmasız bedenin

 

narin bir ışık gibi açılarak belleğimi titretiyordu : Düşüyordum.

 

Senin yerine ben düşüyordum, ne mutlu bana,

 

insanoğlunun zaferlerini ve tutkularını da sürüklüyordum

 

bir hiç oluyorduk birlikte.

 

Bir hiç olarak kollarımızı açıyorduk, bir hiç olarak acı çekiyorduk,

 

bir hiç olarak dünyanın merkezine yığılıyorduk

  

Bilge Miray Aslan

KALABALIK

 

1. Bir kağıt, pembeleşen bir cisim gibi

 

süratle havaya yükseliyordu,

 

var oluşu aşıyordu ve 

 

bir uzay-zaman çilesinin içine çörekleniyordu.

 

Beyaz bir el tutuyordu kağıdın en

 

                                                  can alıcı yerlerinden,

 

yumrulu bilekte titreyişlerle dirilişler göz göze geliyordu.

 

Kaynayan bedenler kalabalıkta birbirlerinin 

 

                       heykelleşmiş rüyalarına çarpıyorlardı.

 

Kağıttan çıkanlar kavramsızlık içinde yüzerek rüyalara ulaşıyordu:

 

(Bu kağıt adalet için tutulanlardan değildi,

 

                  bir isyanı yanında getirenlerden değildi)

 

Bu kağıt, kaybolan yüreği için ilan veren bir halkın

 

                                                    en ortak nesnesiydi.

 

2. Beyaz elde damarların uzantıları

 

boş kağıdın merkezinde kesişiyordu.

 

Bir koridorda kendini anlatamayanların doldurduğu sessizlik,

 

kağıdın sessizliğine karışıyordu ve 

 

kalplerimizin geri gelmesini beklediğimiz dakikalar unutuşla doluyordu.

 

Aramızda beklemeye dayanamayan biri,

 

kağıttan bir parçayı koparıp kalbinin yerine koyuyordu. ( sonra herkes aynı şeyi yapıyordu)

 

Kağıttan kalplerimizle,

 

kimsenin bilmediği bir yere doğru gidiyorduk.

 

Çünkü daha çok unutmak için

 

 böyle yapmamız gerekiyordu

 

Bilge Miray Aslan

Domates Fideleri

Şu mektupları her gün omzunda taşıyor
postagüvercinleri
sevde bahçeleri baharda karnına devirmiş fulyaları
kentin bol güneşli mahallesi burası
ucu bucağı görünmez ve sapsarı.

Bugün bir dal uzanışına açarken kendini gökyüzü
altında kırmızı patlar
dinle, domates fidelerini.

Etrafı çitlerle örülü yakınlıkları boyundan tanırım
atlayamaz bir koyun yüksekçe uzaklığı
her yahut bir sivilgüvercinle haber salınır: “evler kapansın!”
sonra kendilerinde kalsın, konuştuğu ne varsa iki çiftçinin.

Hem onlar nereden bulur böylesi salkımında sözleri,
havra, gümbür mavi
besler toprağını tarlanın, düşünce tepelerden güneş
beklenir mi ki yine de şu postagüvercinleri?

İçinde konuşmaya mecali kalmamış çocuk
diğer herkes mektup yollayan bir anne
ve elini kaldırsa ketenkuşu zarflar uçar bahçelere.

Hiç böyle ısınmış mıydı fideler,
kırmızı hiç böyle patlamış mıydı göğe,
ne öyle kolay anlaşılıyor
ne de insan farkına varabiliyor tüm bunların.

Kapansın, diye seslenilen evler var.

 

M. Utku Yeşilöz

Sevincimiz Bize Kalır

Dünyaya sağır kalır
seni beklediğim zaman,
dil körelir.

İçine taş atılan denizlerin
mahremiyeti bozulunca bir gün
düşer de kırılırsa göz
orada ne görmüş olursam olayım
yarımdır gördüklerim.

Bu ilkel hâliyle hâlâ daha gezgin
kavalını yerden alıp üflerken ateşe
baykuşu uyutan sessizlik kül olur
tek gecede.

Dün akşamüzeriydi, şimdi bu sabah birden
yalnızlığım,
denize atılan o taşlarla çoğalır.
 
Yeniye hasretle eğildiğimde
buldum ve oradan çıkardım ben seni
bu bizim hayatımız
hatalı sözle katlanmış kâğıt
hatta bazen
kırmızı birer zarf gibidir.

Tam tersi olacaksa da günlerin
odada unutulan kedinin
yine de
ağrısı kalır.

Benim evim yıkılmaz
senin defterindeki harflerdense şehri.

Kimse bilmiyor bunu
dikenler tacı arasında soyunan yaprakların
ahtı kalacaktır çatlayan narın.

Ama biz biliyoruz
birbirimizi ne vakit düşünsek
gülümser çocuklar kardeşlerine
çoğalan bir şeydir bu.

Hem ağrısı dinerse eğer
cilasını biz atarız o odanın.

Her şeye rağmen
unutma isterim
düşüme sevgi tohumları attığında
ilkin rüzgârdı adlarımız
şimdi dev bir kavalın ateşli yankısı.

Buna birlikte sevinelim
sevincimiz bize kalır.
 

M. Utku Yeşilöz

yaşam’a

 

bastıkları gökleri delen bu şimşeklerle ittifaktayım

gücüm yetmiyor yoksa adını hecelemeye

bir bir atıyorum çöplerimi, yine de kurtulamam biliyorum

bu ağır yaşama hevesinden.

 

sağanak yağışlarımdan etkilenip ninniler mırıldanıyorum kendime

aynanın dışında bir gülümseme arıyorum

 

kimsenin tutamayacağı uzaklıklara düşmek istiyorum

yalnızlığımı kanıtlamama vakit vermeden yüzüme gülüyorlar

aralarında duruyorum yine de bekliyorum ki birisi gelecek

yine kendim olmak isteyeceğim belki de

ölemem bugün lütfen boşuna beklemeyin.

 

Melike Öztürk

sesim duyulmadığında

 

sesim duyulmadığında maskelerim yabani bir çiçek gibi

kendini döllüyor olası her yolla,

arttıkça sayıları dönüp suskunluğumla alay ediyorlar

yaşlı bir kadının sesiyle ve iğrenmişliğin yansıdığı buruşuk bir yüzle.

 

ölümle aramda bir çift göz kaldı sadece

son bir bekçi durmam için keskinliğin uzağında

o gözler de bana bakmazken ne kadar uzağa gidebilirim?

bir yaşam, ya da bir gündüz kadar?

 

hüznün sarsıntıları bir vücudu doldurduğunda

anılarıma tuzlu sayfalar ekleniyor.

mutluluk konusundaki istikrarsızlığımdan gelen bir yanlışlık var

doğuşumdan itibaren ötelediğim,

tek bir noktadan uzanan dalgalı bir yolda

gölgemin absürtlüğü beni rahatsız etmek zorunda mı yürürken?

 

bütün o taşmışlığıyla gövdemin

sınırları yeniden çizmenin ve

formlar arası geçişin imkansızlığını çağrıştırarak bir hücrenin içinde

duvarların üzerinde günleri çizerek bir rakamdan farksızmışçasına,

bir gün nedir? demeden ve vazgeçmeden saniyeleri takipten

tehdidin gövdeye dik izdüşümü ile bir sabah eski bir çocukluk neşesiyle karşılaşmanın

kesiştiği o ılık ihtimal çevremi hayrete düşürür

formlar silikleşir ve bir kuru yaprak misali ezilme isteğim yerine gelir.

 

 

Melike Öztürk

Celpname

 

gencim cep aynasıyla

yüzümün akordunu yapıyorum bozuldukça

günler yumruk biriktiriyor sarkıyor kolların ucundan

cüreti eziliyorsa üç buğdayı eziliyorsa çok kişi eziliyor

adımlar büyüdükçe büyüyor kolalı yakalar

çarpık kaldırımları kırparken bir makasadam

ceplerinde şiirle çıkıyor kırtasiye dükkanından

 

sen mürekkebi dağılan

bulutları mavi ojeli tırnaklarınla boyar boyamaz

gazetelerde üç beyaz savaşı başlıyor diyetisyenlerin

müteahhitler vazgeçmiyor alçı, kireç ve beyaz çimentodan

betonlaşmadan tüy uçursam boşluğu incitmeden gelirsin

içine dönemeyenlere mendilinden kanat yaparken

boynuna atkından önce konar bir hezarfenadam

bir endişeyi büyütüyor

sırayı bozmadan uçurumdan düşenlere bakarken

kavallar yapıyor sesinden dikkati dağılan çoban

okul çıkışı hızla gövdelerine çarpan çocuklardan

başlıyor sürüden ayrılanı sürgünde buluşturma eğitimi    

pazarda anne eliyle tabanca arasında kalan bir askeradam

aşkı eziliyorsa hiç şiiri eziliyorsa kimse yoktur diye bağırıyor

 

herkes yoksul dönüyor harbinden kalbine  

 

Onur Çeğil

Sönümlü Salınım

    

 

geri çekiliyor ve yaralıyor

katlanan ruhun boşluklarından geçemeyen saatler

üstü kapalı yanıtlar veriyor evdeki eşyaların konumu

toydun bu savaşta sen içinden gelen dışını ezdi

her çiçekten saniye toplarken aceleci kelebekler

kahve dükkanlarında, kitapçılarda, rock barlarda

dengede tutmaya çalıştığım boşluk kaslandı ve rüzgar oldu

 

rüzgar olan itiyor seni

süregelen av bilgilerini ve dostluklarını yıpratıyor  

zürafalar alabildiğine kibar gıcırdatıyor tabiatı

filler alabildiğine dertli vuruyor savana mührünü

kirli bir ticaretle bozulurken ten güzelliği

post modern kıyafetlerini giyiniyor yersizler

masum rüyaları bitirip acıya serüven katıyorlar

                              

şehrin altında gizli

atlar koşuyor yoksa neden tünel girişindeki esinti?              

şairin iyi bildiği yaşamaya yeltenmediği hayatla

dolup boşalıyor sabaha doğru süslenen duraklar

yepyeni tankerler süzülüyor el ele tutuşanların arasından

patikadan grande rue de pera yapan tarihi koşuyla

çatlıyor üstünde seyre daldığımız Zaman yumurtası kayalar

 

uçurtmaları bağladığımız yerde geçiremedik hiç geceyi

 

Onur Çeğil

YASAL YOKLUK

 

uzaklarımı bir taşın üstünde dindirdim

durdum dindirdim, dindirdim durdum

yasallaşana kadar yok oldum dağ ağırlığınca yok oldum

her şey ağırken hiç kadar

kader ve keder doğuda alınlarda bir öpücük gibi hafif, gibi kambur…

 

kendime inanmıyorum kendimin dışında bir yerlerimden eksiğim

kentsiz ve kara sesim

çarptığı kuşlardan dönmedi

 

dibine indiğim sessizliğin en koyu yerinde

amuda kalkarak deliyorum ölümün mor rengini

sonra kıyılaşıyorum babaların ve devletin karşısında

 

toprakta sızladığımı yarasalar susuyor

konuşmak için açılmış ağızlarda kuruyorum

 

ve denizin dibine inen bir taş gibi iniyorum yokluğa

 

 

Tugay Yazıcı

TIRTIR SOLUĞU

 

hiçliğin musluğundan doluyor

kemiklerim

birikiyor dağ kesik kesik

ellerim kibrit kibrit

pervazıma yıkılan dil…

 

bıçkın dip, ışkın boyun.

izine inilmez bir ürpertinin

ipiyle iniyorum yatay fısıltıya

 

atıyor nabzımda kuşlar

sayıklayan imparatorlar…

 

sürgün etimde ateşlenen barut

yaprak yaprak kemiriyor içimi

 

bir tırtırın

soluğundan soluyor zaman

 

 

Tugay Yazıcı

iyi aydınlatılmış bir mezar

 

bahçede bir ateş yaktım. ikimiz ısınıyoruz

birimiz ölü. bu şekilde kimse kimseyi aramaz

 

onun kıyafetlerini yaktım uyusun diye

bunu kimseye israf diyerek anlatma

çünkü ben. istersem oturduğum tahta sandığı yakacak kadar

gözü kara. ya Rabb ben her gün birini gömüyorum

israf olmasın diye. onlar toprağın mermer

vazoların çiçek aşerdiğini sanıyorlar

                                     -ki renkliydiler.

 

bir ateşi kaç elle yangın yaparsa insan

ruha kazınan ağaç gövdeleri kor olur

 

bunları başka kimseyle. -saat bozulmuştur şimdi-

senin beni anladığın gibi. ayaklarımın kendiliğinden yürüdüğünü

ve bana yalnızca üç dilek hakkı vermediğin için

giyinikken bile çıplak geziyorum karşında

                                              -beni hep affet.

 

burada olmaz laura. burada herkes her şeyi

evine götürmek istiyor. burada olma.

ilanım kötü kokacak ben bir insanım

su arıyorum fakat süs havuzlarına yalnızca

mutlu olmak için bakmamızı istiyorlar

                                     -ki insan kuraktır.

 

 

 

bugünlerde bahçede bir ateş yaktım

şükür bütün vazolar boş. ikimiz sıcak

sen hâlâ ölü. bunu kimseye ya Rabb

yalnızca sana. ama ben topalım. bu ayakla kimseye

yalnızca sana. biri bakınca kendi içime yürüyorum

 

sessizce geçiyorum bu köprünün üstünden

ayaklarımı düşün biri topal. burada herkes acıdığıyla

fotoğraf çektirmek istiyor. sana bot aldım gülümse.

bütün kapılar sürgülü laura. her yerde bir asansör müziği

üzerinden bakmadığımız köprülere yüksek ölçekli zalimler pay ediliyor

kahraman diye. korumam nerde?

 

artık ayaktayım. tahta sandığı yaktım

gözüm kara. sen burdan geçerken ölmüş olamayacak kadar sıcak

üstelik fazla uzaklaşmış olabilirsin. ben topal bir mezarlık bekçisiysem

ve buralar hep mezar. seni anlamıyorum laura. bu ismi beğendin mi

ve neden ismin hep beyaz bir mermere yazılır

 

ya Rabb yaktığım ateşi gör. yudumladığım aklı.

kendime taktığım çelmeyi görmemi sağla. ayaktayım.

üşüdüm. hiç rüya görmüyorsun diyerek bir ateş yakmıştım oysa dünyaya

gördüm ki buralarda ölülere bile bekçi gerek. burada herkes her şeyi.

burada olma laura

gördüm ki burası yalnızca iyi aydınlatılmış bir mezar

                                                                 -kiralık değildir.

Uğur Can Dural

senin saçın ölünce de okşanır

 

bir keman kutusu içinde ne taşıyorum

açıp bakmadan rüyasını gördüğüm

delirmemiştim daha. başlarken ve bitirirken

ve bütün parmaklıkların da rüyasını görebilirdim

arabada unutmasaydım inkâr adlı kentin suni suçlarını

delirmedim daha. arabam yok.

 

ona dedim ki, onu seviyorsan, senin evin araban.

sen, hey, neden tel çitten atladın -dikkat köpek var!- üstelik.

ona dedim ki, onu seviyorsam bir duvara tosluyorum, kim o                                                  

sırdan ellerle gözlerimi kapayan, olmamalı bunda merak edecek bir hikmet

olmamalı arabamda unuttuğum bensem eğer, bu kimin arabası

merhamete buralı değilim diyerek bağıran,

kendine ilk bakan şaşkınlığıyla

 

delirmedim daha, bu keman kutusu içinde ne taşıdığımı biliyorum

bir yerin varlığını orada birileri ölünce soluyorum.

bu emdiğim yaşlı bir beşik oluyor birden, salladığım

uyku tutmayan vicdan, soluyorum.

soluyor bakmadığın tutsak bir boyun

benim sana düşmem yarım

yıkılman ölmem değil

tozuna bulanmayan her yer ziyan

görmüyor musun sana yıkanmak istedim

 

 

bu anahtarı yasak bir ağaçtan toplayıp boynuma astım

cennetten düşmüş değilim. süsledim koridorların insan kırımını.

gülünecek bir şey arıyorum.  kayboldum, delirmiş değilim

bu kemanı ben çalıyorsam eğer. sahneye çıkmadan doğmalıyım.

varamıyorum bir türlü insanıma, bu ses bendense eğer

kendime yalan söylüyorum, ben ölülere duyuramam.

o kulak, gözlerin nerede olduğu fısıldanınca

sen, hey, senin saçın ölünce de okşanır.

bu kutunun keman kutusu olduğundan emin miyim

 

 

bu anahtarı yasak bir ağaçtan boynuma

soğuk eller ile astım, açmak için maskeler deposunu.

yüzüm kaybolmuşsa, aslında yok muyum. bazı insanlar ölmese

yaşadıklarının farkına varmıyorum. bu onları iki kere ölmüş kılmaz

Allah’ın önünde. beni iki kere katil. yüzüme sesleniyorum,

şekil almaz bir gürültüyüm kendime

kil gibi, kul gibi

suyum ol

 

dedim, bir maskeye dayansam ne çıkar

koca bir âlem içinde. dünyanın bütün vip’leri afet kusuyor.

geceleri yalnız kendime ben diyorum, şık bir hareketle.

insan ölünce kokmaz. bu maske bu bedeni taşır dediler

doğala özdeş aromasıyla. boynuma doğru bıraktım.

öpüşenler oldu protezler medeniyetinde. boğuluyorum

el sallıyor sanıyorlar.

 

bu kabuk yarasından utanırcasına, kendimi defalarca gömmeme

kızıyor. ‘kendini yitirme’ adlı bir ayna buldum, onunla konuşmalıyım

gözleri yok. kim gelirse ağaçların gövdesi karşılasın onu, dışarıya bakıyorum

misafir olmak için. kendime bakamıyorum. bu gözler mahcuptur

kendine doğrudan bakmaya. yakınlaş gölgeme nefesten kapı

kendini ilk gören şaşkınlığıyla, bir girdap olmanı bekledim hep.

sahiden yüzüm kaybolmuşsa, aslında yok muyum,

bir keman kutusu içinde.

ne taşıyorum, açıp bakmadan rüyasını gördüğüm.

 

sen, hey, izleri sürerek dağın tepesinden

iki büklüm, yedi zırh

sen, hey, senin saçın ölünce de okşanır

bir duvara tosluyorum, onlara da insan diyoruz

kim o sırdan yansılarla gözlerimi kapayan

 

delirmemiştim daha. başlarken ve bitirirken

ve bütün her yer loca. rüyamı gerçeğe çevirebilirdim

öleceğimi unutmasaydım eğer. delirmedim daha.

bu kutuyu seslerle dolduran ebedi sığınak,

yüzümü bir tek sen.

ben ölülere duyuramam.

Uğur Can Dural

EVREN ÇİÇEK ÖZGÜRLÜK

 

İnsanın özgürlüğü büyüttüğü çiçekler kadardır bu evrende

İnsanın özgürlüğü nedir ki büyüyen bir çiçekte?

 

Babalarımız güneş koklardı rüzgâr diplerinde

Denizler azaldığında.

Gitmeye yüzleri vardı

Babalar gitmeyi severlerdi biz bırakmayı sevseydik

 

Önce boşluğumuzu yokladık sonra abandık durduk

Kurdumuz bizi kemirdikçe kaybolduğumuzun hafifliğine verdik suçu

Ben acımı hüznüme veriyorum şimdilerde

Üst üste bindiriyorum yokluğumu.

Saat geçti geçiyor kalın duvarda

Durduruyorum özel mülküm olan bilincimi.

 

Birdenbire öyle sakin bir yere varıyorum ki içimde dingin bir kırılganlık

Ölümle yaşamı bu kadar iç içe sokan buydu belki de

Trenleri istasyonlara alıştıran da.

Birden öyle sevinçliyim evrenin dibindeki çiçekleri gibi.

Sussam öyle yakışır yani.

 

Volkan Yalçın

ALDO MORO’YU VURSUNLAR

Bir kırık akşamdı boz çiçeklerin acı seyirtişi vardı.

Öyle bir ölümün vaazı kentin üstünde kara bir yele gibi dağıldığında bunu fark ettim.

Bunu fark ettim ey bunu fark ettim,

Bunu fark ettim o zaman anlaşmalı bir kalabalığın ortasında.

Gözlerimde bir şey vardı o zaman adını bilmiyordum.

Toprak gibiydi alıp cennette kokladık biraz bunu da bilmiyordum.

Mor bir dükkan bezeli ellerinde kırık nar çiçekleri,

Bu zaman sırça bir perde açılır gibi oluyordu o zaman.

Öyle uzun bir anlaşmadan yorgun çıkmıştım.

Yorgunluğumda yine arafın dervişleri vardı, bunu bilmekten gülüyordum.

Gülmekten biliyordum o zaman, karanlık bir dağı kendi tenimden sıyrılmış gibi bilmekten gururlu,

Kısa bir yolu bozuk bir tabancadan devralan bir kısa dönem askerin.

Kaldığım yerlerde eksiklikler bıraktım,

Ben toprakta kendi gözlerimi gördüm o zaman,

Yaz geçmişti, bahar gelmişti derlerdi buna,

Ayaklarımı bir uçtan bir uca keskin bir halattan ödünç alınmış bir uzunlukta çiçek açan çocukların adımlarını cesur bir yelin tanrı katından uzak düştüğü yere açmıştım.

Böyle görmüştüm benden ve kalbimden uzak olanı.

Sorun, ne vardır şimdi sürekli yürünen yollarda, sürekli özlenen cemi cümle kaybedilmiş bir aşk.

Bunu fark ettim ki kalbim yerini bulmuştu, yumuşakça kıvrımlardan, yeşil dallardan sıyrılmıştı kalbim.

Tuttu elimi sonra buyurgan,

Tuttu elimi kendi ağacına yanaştırdı bir gündüz vakti, tüm ölümlerin en çok hatırlandığı saat gibi bir şeydi bu.

Bomboş, keskin hafızalı bir evin yorgun düşen güneşlerde sesinin çıktığı saatler,

Bir evin sesi vardı kimse hiçbir yerdeyken,

Buruşuk bir zaman geçti, artık unutulmayı tek kabullenen biziz.

Göğün altın kızıllığında ayıplanmış bir çıplaklığın arkasında bıraktığı o büyük yıkım,

Pencere varsa da sen bilmiyorsun.

Yol görünüyorsa da buradan oraya eski bir kudüsse de mesela,

Bunu sen bilmiyorsun.

Çatımda bir ay var, bunu öğrendiğinde utanacaksın.

Kınımda terli bir kış çiçeği var, bunu bildiğim için gül yüzünü dönmeyi bilmiyor.

Öyle zor bir çağın evladı olmanın hafifliği var artık.

Renksiz gravürler var düşündüğüm şehirlerin, trollerin çiğnediği şarkıların ve homoseksüel bir çığırtkanın bastırdığı ve mahkum olmaktan mutlu olduğu yalnızlığını ben bilmekten usandım

Ben usandım bilmekten ellerinizin bile bir çiçeği kurmasını,

Kışı ayarlamasını tanrınızın, kalbim, kalbim, ağırlığı boşlukta bulmasın.

Zamanını ve ürkekliğini, yani tek bilincini, kurmasın ey kalbim, dumandan daha hızlı kararan bir hiçliğe.

Kuşatmasın kendini bir hiçliğe, anlamasın belki bir duyumsuz rüzgarların hangi kentlerden geldiğini.

Bilmesin ama sevincini bilemesin ucuz sandviçlere, üç paralık şarkılara.

Hakka bilesin sadece derim kanı dökülsün o isterse eğer düşen şehirlerde.

Bir aldo moro muydu neydi, yanağımda biraz kan var.

Sağ yanımda elimi unutmuşum, elim elimi unutmuş boşluklarda.

Hep aynı yere gidiyor yol, aynı yere akıyor ılık bir kan.

Ne kadar uygunsuz sözlersiniz, ne kadar ayıplı ama bilmiyorsunuz.

Tırnaklarımda peygamber devesi var, onu biraz sevseniz.

Onu bir sevseniz görürsünüz rengini, bildirimleri kapatmışsınız, tanrı size bir oda vermiş sanki.

Halbuki o da yok orada, halvetlerde, nar çiçeğinin teninde.

Onu bir sevseniz, görecektiniz belki nemli yorganlarıyla kanlı bitlerin ayıklandığı bir geceyi görecektiniz.

Onda bir şey var görecektiniz, ucunda yakılmış bir katip memurunun söylediği sözlerin yazılı olduğu bir zaman oyalanmış bir boğanın öfkesi.

Nehir ve çaylar yok, sözler buradan yazılmaz artık, bu genç bir oğlanın düşündüğü bir ağaç kadar büyük.

Ben artık bu şarkının çok başındaydım, öyleyse toprağa anlattığım sözler, ağaçlardan işittiklerim.

Ateş yanan mezarlara inandım, ateş yanan öfkeli gruplara inandım, büyük ve muhteşem bir bahar gelecek derlerdi, inandım.

İnandım çünkü anlamlı bir nedenim vardı.

Boyumu servilere tarattım, bir dağ yarığının küçük tenini buldum

Buldum ama benim anlamım vardı.

Aşındırdım, tırpanladım, orakla budadım onu.

Tarazlanan bir gök dayattım yutkunmuşlara.

Devşirme bir caminin söylediği yalanlardan bir kış bahçesi budadım ve tütsüledim.

Boş bir küllük vaadettim, kan durmuştu çünkü, buna inandım.

İnandım ama anlamım vardı, boyasını döktüm onun, tırnaklarını süsledim.

Sandal ağacından kırptım bir yazcık, ilerisine geçtim bir yerden sonra.

Boynumda bir yaram olsa keşke, olsa boynumda bir yaram.

Neler düşündürdü böyle yılmış şarkıların azımsayacağı öfkeler.

Evden çıktım, budanmış buğday tarlalarını aşındırdım, boz bir sansara değdi ayağım.

Buruk bir dağa değdi ayağım, tanrıdan arta kalan.

Kurut kanını derlerdi, kurut kanını hasır iplerde büyüt sancını.

Üçlerin, yedilerin ziyaretinde bir ip dalın birinin anlamında.

Belki bu yüzden ince parmaklarını aşındırıyordu göğsünün ahırında.

Sonra kardan geçip kışlı bir odanın birinde uykuya dalıyordu gözünü açık tutanlar.

Mürvetini unutup o bozuk saatlerde el öpen karnı kesik bir baykuşun.

Ben bunların anlamını yitirmek için buyuruldum.

Keşke dünyadan bir dünya, yıldızdan bir yıldız, akmayı hafife alan bir deniz.

Neden güzeldi bu kadar?

Neden bir rengin en koyusu bu kadar güzeldi?

Bir gece boş bir odada kalbimle uyumak.

 

 

Volkan Yalçın

 

 


 

 

|Ana Sayfa| |Arkadaş Z. Özger| |Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü| KENT-16 |

|Mayıs Yayınları| |Sardes Yayınları| |Satış ve Dağıtım Noktaları| |İletişim|

© yenisi