In solis sis tibi turba locis *

* "Issız yerlerde kendin için bir alem ol" Tibullus

 

 

2016 ŞİİR SERGİSİ

 

Genişletilmiş ve gözden geçirilmiş yeni başkası

 

Üç yoldan tersine akan ırmak

Ötekinin barbarlığıdır hep.

Öteki,

Öznenin aleyhtarı.

 

İçimin tüm isimleri buharlaşıyor hal bu

Yokluk rütbesinde durma’nın cismi olacağım

Geri gelse kriz anlarım

Kurutup saklayacağım taç yaprakların yanında

Sahi neyin dışavurumu bu yapraklar?

 

Münasebetsiz bir tapınak inşa ediliyor etimde

Korkunun tek güzergâhı artık uzuvlarım

Bir gölgenin nabzı atıyor bileğimde

Ve gövdemde göçükler oluşturan hava

Zapt ediliyorum tekrara

 

Nasıl sıyrılacağım üç katlı masaldan

Sayı bakımından üstün diyorsun ölüler

Bir sırrın pervasız atışları dolansa da dilime

Üzerime kapatacağım parantezi

                        Defalarca kilitle.

 

ELİF KARIK

Dur galası

 

Lanetli bir sıfır zemininde

En, boy, yükseklik ve ben a-

Normal bir hologram

Tanrım, evreni nasıl

Teslim edersin karadeliğe

 

Ben burada nezaket ayini

Geciken bir ekinoks sıkıntısı

Ben burada

Kredi sicili ve mobese

Sonsuza alınan sürekli limitler

Tek kanıtım

 

Soyup soyup etimi

Altında galaksi aramaya koyuldum

Ben burada solo mevcudiyet

Öfkeye kutsal nedenler buldum

Dinmek, dinmek, dinmek

 

Ve ben burada

Kendime kefil yoklukta

Bir özneyi çürütüyorum umutla

Yabancıladığım şey

Her seferinde yeniden

Yüzümün ortasında

 

 

ELİF KARIK

 

Parkur payı

 

Mezar odalarında dağınık sesleriyle

Ağıtçılar ve çan çelenkleri

Üstümüze gerdiğimiz flamada ne yazıyordu

Bir alay olmuş koşuyorken yokuş yukarı

Tüm saç fileleri aniden çözülmüştü o gün

 

Son haddine geldiğinde ünlem

Elbette kesecektir sertçe

Sus tabakasını

Uzak bir kavisten

Dönüyormuş gibi yüzüme

Elimi üç kez sürüyorum iç kapıma

Bir daha dışarı çıkmam totemi

Gidince değişir bak kutsallarım

 

Okçular ansızın unutur gibi

Yayı germek nasıldı

Bir ilk sözcük lazım

                   -doğ!

Bu savurgan iç çekişlerini

Sunmak için

 

Yeniden gittim

Bekledim ve göründüm

Yeniden koştum

Sustum ve çözüldüm

Bir çivi de kendi kendine

Çakılabilir artık

 

ELİF KARIK

 

ÖYLE BİRİ

 

Bakma bana öyle biri değilim

Kurduğum bağdaş beni dünyaya bağlayan tek köprüyken

Affet

Gözlerinden ne yazık ki bahsetmeyeceğim

 

Aklıma yıkılmış bir ev inşa etmişler

Ben o delisi içinde koşan mahallenin çocuğuyum

Yalan değil

Kiremitle çizilmiş çizgiye bastığımdan beridir

Kalbimi yanmış bilmişler

 

Bakma bana öyle biri değilim

Babamın sakallarında annemin kızlık soyadına rastladığımdan

Ağlamayı soylu bir eylem bilirim

 

Feryadıma en neşeli şarkılar sarılsın

Çatılarda kuşlar ziyafet sofralarına meyil etsin

Kitabımı defterimi emanet ettiklerim

Bu dünyadan göçerken ben

Bana gözlerinden bahsetmesin

 

Bakma bana öyle biri değilim

Korkmadım yeniden doğmaktan

Annemin kızlık soyadını bıraktığı yerden geldim

Dünya beni üvey büyütmeseydi

Kardeşlerime şöyle seslenecektim:

– Ne olur,

Bana gözlerinden bahsedin!

 

Fulya Ordu

Şiir Kadın

 

 

‘Bizi şiir batırıyor’ dedi sayın şair ‘şiir, bizi batırıyor’

‘O zaman en güzel şiiri yazıp en dibe batalım’

Diye de ekledi.

/

Zaten bütün şairler, biraz kaptandır biraz mürettebat.

-Ama yelkenler fora falan değil-

 

‘Karanlık gerçekleri hayalışığından koruyan perdeler

Ve bu perdelerle savaşan şövalyeler vardır’

Dedi sayın şair.

/

Zaten bütün şairler, biraz Don Kişot’tur biraz Sanço Panza.

-Ama kahraman ya da yaver değil-

 

Kendi kendini bıçakladı sayın şair kendi kendini bantladı

‘Fakat en çok yarası olan aslında en az gocunur’

Diye de ekledi.

/

Zaten bütün şairler biraz yaradır biraz kabuk.

-Ama aşktan başka banda sahip değil-

 

‘Şiir yazılmaz ya da yazdırılmaz

Şiir olunur ancak’

Dedi sayın şair.

/

Zaten bütün şairler, biraz şiirdir biraz hiç.

-Ama kendi kendinden mülhem değil-

 

 

 

‘Akvaryumun biri bir kuş aramaya çıkmış

Kafesin biri bir balık aramaya’

Dedi sayın şair.

/

Zaten bütün şairler de bir aşk aramaya çıkar.

-Yoksa –hâşâ- şiir falan aramaya değil-

 

Çocukluğu tuttu da yine âşık oldu sayın şair

Ve ‘sonunu düşünen kahraman olamaz’

Diye de ekledi.

/

Zaten bütün şairlerin aşkı ‘son’suzdur.

-Ama şekeri elmasız ya da karıncası atsız değil-

 

‘Etten kemikten soyundum

Şiir diye göründüm’

Dedi güzel kadın.

/

Şiir de şiir ha allahlık

Bir defa okusan ikinin hatırı kalır

İki defa okuyayım desen üçün boynu bükük.

 

Furkan Çirkin

CIVIK BEYAZ

 

 

İkindi vakitleri kanla karışık bir yağmurum buz şehrine akan

Beyaz elbiselere bürünmüş kadınlar

Diş izleri dudaklarında

Kırmızının hayli açık tonlarında uluorta sevişerek

Isınmak için

Donmaya karşı

Hatta gri ulumalara karşı

Tam da çığların sağır olduğu zamana denk getirmek

Göl yüzüne vuran balıkların tıpırtısında

Benim suratım kağıt kesiği dolu dikilemeyen siyahla

Bacaklarım ise cam kırılganı

Ölmüş kurban hayvanı postu

 

Gözlerimin altına mil vurmuşum

Düzlükte ışıyan düşmanım kar

Ağız buharından sövüşme baloncukları oluşuyor bulutlarda

Zoruna gitmiyor içine

Almaya alışmış bulutlar

 

 

Hakan UNUTMAZ

HEMŞİRE: “SAKİNLEŞTİRİCİ İĞNE Mİ ALIRDINIZ YOKSA CESARETLENDİRİCİ HAP MI?”

Her şeyin arkasında yaşarım
Zambaklar takılmış arabanın tekerlerine
Zambaklar yırtılmış
İşte ben her şeyin arkasında yaşayan adam
Benim ciğerimde ve boğazımda vuslatsız tokmaklar var,
Yakamdan söküp atamadığım bir kıravat
Ah bilirsiniz kafalar

Bilirsiniz ve merak edersiniz
Neden tanrının lüzumundan fazla para harcadığını
Neden şairin yolunun terkedildiğini
Zenci bir kadınla yatmanın nasıl bir his olduğunu
Ve kızınızın dün gece nerede uyuduğunu
Görebiliyorum bana bakınca canınızı yokladığınızı
Hey kafalar!
bilirsiniz işte benim kim olduğumu

Her şeyin arkasındaki o adamım ben
Üzerimden bir araba ve bir yağmur geçmiş
Zambaklar yırtılmış
En çok da bu yüzden
Susmayın – Anlatın bana
Hissedeyim acılarınızı
Ben ağzımdaki kanla zarif bir baloncuk yapıyorken
İster miydiniz bunun sizin meniniz olmasını?

Fakat kafalar! kaşlarınızı çatabilmeniz için kaşlarınız olmalı
ve dahi başlarınız olmalı
Babamın bir merdiveni olmalı – Bana varmalı
İnanıyorum ki merdivenler de ölüdür
Fakat gölgesi olan ve sesi yankı yapan her şey canlıdır

Ben ve babam hassas birer kızlarız,
kafalar!
Gidip biraz kızmemesi toplarız

Freud gibi kokainmanım Hitler gibi vejetaryen
İşte ben her şeyin arkasındaki adam
Kaçmayın – Sarılın bana
Hissedeyim kemiklerinizi
Yaratıcının şapkasını çıkartıyorum kafalar!
Her gün on üç bardak su
Haplar

Kanıma basmamaya özen gösteriyorsunuz kafalar
Yoksa siz de mi hassassınız benim kadar?

Mısır'ın çölleri, Japonya'nın ormanları ve Türkiye'nin balkonları
Benim yattığım yatakları buralarda bulabilirsiniz
Lacivert takım elbisem ve kimlik numaram üstlerinde olmalı
İşte ben her şeyin arkasındaki adam
Gözlerinizdeki o kutsal korku
Suç
İhtişam!
İktidarımı pekiştirecek olan ilham

 

İren Ö. Bayram

toz

 

gürültüyle doğan gürültüyle ölür

ne de olsa kolay örülen duvarlar insanın

ne de olsa canını dişine takmaz can çürür

her şey kendini bir eksikliğin hıncıyla büyütür

 

ben ki öfkemi bıçaklardan bilmedim

daha da biledim bıçağımı kesiğimi özenle incelttim

derine indikçe çoğalan çığlık. kanından sıyrılan kinim

derine indikçe daha derine özlem. yok olma isteğim

 

hazırladım sundum neyim yoksa var edip her şeyimi

ne de olsa büyütüyor yangınını ruhumun bachmann’ı

arayarak yeni dili geceyle gün ediyorum

şimşekler çakıyorum

 

 ruhuma

 

lamba alnıma tozunu yayıyor

her ışık tozun içinden var olur kimse bilmiyor

ruhum ışığın acı tonuyla sesleniyor dünyaya

kimse ölçmüyor kaç yük acıyla yürür kadın

bilmiyor kimse tozundan ayırırsa kendini

kaybolacak sularda

çünkü toz değil sudur ruhu bulandıran

su dünyadır. dünyaya uzaklıktır ruhum

varım ki savuruyorum

 

sularımı

 

inanın öfkem dinince sizi var edecek toz

beni yok edecek bilmediğiniz yangın

kimse bilmiyor ve bilmeyecek

bir sözcüğü parlatmak için

uzun zamandır pas tutturuyorum gövdemi

inanın ben iniltiyle doğdum

iniltiyle

 

öleceğim

 

 

Meryem Coşkunca

ceyl’e iç dökmeler

 

insan u-nu-tur-muş

 

insan mıyız ki unutalım ceyl

tırnak nasıl kopar kökünden

nasıl eksiliriz cansız yerlerimizle

ne kadar zayıfız

cılız bedenin yoksulluğunda

durmadan acıyoruz

ve yok

iyi değilim diyecek kimsemiz

 

neremizden ağlamadık

neremizden boncuk boncuk

bilyeler gibi

saçılmadıydık yere

nerede susmamıştık en çok

oradan koyulalım yola ceyl

 

yürümeyi öğrenir insan

peki nerede duracağını

ondan mı bu dinmeyen

uğultusu yokuşun

ve kalabalık sesleri gecenin

 

günler de geçiyor kim için?

 

cumadan ve benden yuva ol-maz-mış

 

gereksiz birer ağırlık gibiyiz

yalnız acının bilgisi anlamlı

kurulacak başka söz

        yok

korkma dedim ceyl

ol sylvia ve yaz

görünmeyen yaşantıyı

ol geceyle daha öteki

yaz ve öl

bıraktığın desenlerin

görkemli izleriyle

 

Meryem Coşkunca

eczasız

 

naze’ye

 

buradasın

gözlerin işlemez olduğu vakitlerde1

çorak gece değil işittiğin

uluyan görüntü. kopmuş uyluk

tutulmayan söz yığınları gibi

omuzlarını kaldırıp düşüren

törenlerdir

uzayan gecenin eteklerinde

bil ki bitmeyecek bu karanlık tören

yağmalayıp attıkça kalbinin köklerini

 

buradasın

sen ki sevdin, yandın, yendin ve yenildin

sonunu duydun fışkıran kötülüklerin

gözlerin işlemez olduğu vakitlerde

anladın

ışık köreldi, ruh da çizildi deri gibi

buradasın

ve bunun tedavisi yok2

 

bil

saatler ağrılı birer atış

karalı kalplerin

ölümü bekleyen yalnız odalarında

 

 

Meryem Coşkunca 

1 naze nejla yerlikaya

2 samuel beckett

 

öbürü ya da öteki

 

içimi kemiren korkunç basınç

başka nasıl açığa çıkacaktı

şiirsiz

 

kaygılarımı omuzlamaktan başka

bilmedim tek yankı

döktüğüm yaşları topluyorum

önüme konulan çeyiz kör. gök kilitli

duyarım dağılmış tozlar arasında

ezik kavalın ağıtını

ben oradaydım ve yalnız çırpınışları

gecenin

 

doyur dedim nefsime acıyı doyur

sesin eğilene kadar karanlık ol

kuyunda

bir başına taş

bir yaş daha düş, huy et ve söyle

bu çağda enine duran bir ayna

bütün bütün değil

daha bin parça

 

Meryem Coşkunca

ne yapmalıydım

 

yazdıklarımla ne sıkıntılar doğacak

eksiksizdir hüzünlü kadınların acısı da

aşkı da

 

hiçliği değil miydim bu kürenin

ne yapmalıydım boşlukta

 

acıyı dokudum acıyı desenleriyle

hala diri ellerimin

ellerime benzettim acıyı, baktım

acı ellerim. alıp onları

alnıma sürmekten başka

ne yapmalıydım

 

uyumayacaktın ve kazınan yerleriyle
şahit olacaktın bir masaya
gecenin yatağında devinimsiz 

yoktu gövdemin kamaşmadığı yeri

ellerin bendeyken göremedim

eski kırgınlığın kalıntısından

ölmüşüz geceleri bir yığın ve hiç

doğmamışız sesiyle sohrab’ın

 

inlerken annem yalnız

vakitsiz bir geceyle doğmuşum

 

aldım o günü. taşıdım. bugün oldum

açılmış bir karına sadık olup

ağrılarımla yürümekten başka

ne yapmalıydım

 

ne de olsa kanı annemin

kansızlığım benim

bu kan çağı öyle değilse de

yıpranmış bantlar gibi

dolanırız kendi karanlığımızın

çemberlerinde

 

ne yapmalıydım

bozuk, anlaşılmayan yerlerimi kestim

kanım hâlâ yok

yalnız solgun parçalarımla

yirmi iki yerimden özlediğim ölümü

dibimde titreyerek beklemekten başka

ne yapmalıydım 

 

 

Meryem Coşkunca

Bir Sisifos Söylencesi

 

Biliyorum sen de düşünüyorsundur

hücrelerindeki iletişimsizliği

kışın ortasında

bir yaz filmini canlandırmayı

köşesine çekilmiş,

raflardan, camın kenarından,

kentin düşük bir caddesinden

kaçıp gelmemek için ısrar eden

eli kulağında

mutedil bir havaya yapışmış

şehrayin yakınlığı…

 

dinlemezsen,

eksik kalır:

bu ezgiyi;

mevkuf olduğun,

mecbur kaldığım.

 

biliyorum düşünüyorsun

kendini kendine armağan bırakıp

başrolünde kalmayı

zihnimin rezervinde

Tanrıların sana cezasını

Tanrısızların bana müjdesini

 

Mustafa Ertaş

Kül ayeti

 

 

bir ortaçağ yangınıyım

suskun bir keşiş

vakitsiz çan

haçlarına gerilmiş İsa

 

meselsiz

 

bu yangından sonrası cehennem

maskelerimizi güzelleyen aynalar da bilsin

ve makyajlarımızı zinde tutan sebepler

biz öldük

 

kutlu bir cinayetten geliyor melekler

kanatlarını tokuşturarak, siyah bir ayinden

 

 

de ki:

ateş dilime dökülsün

su kutsallara

ki yanmasın cehennemlerimiz

artık değiliz Musa’ ya asa

taşa Eyüp

ve İbrahim’e su

 

- serin ve selamet-

 

bu emir

kül ayetidir rahimde büyüttüğüm

çocuklar  öldürüp

isimlerini büyüttüğümüzden beri

kanlı bedenler

ve tanrısız eller eğitiyorum içimde

sürecekse kan

büyüyecekse cehennemlerimiz

doğmayacağım rahmimden

 

Narin Yükler

Dönme Dolap

 

Ben artık rüyalara karışırım
Rüyalar da karıştırır beni
İçlenmiş dehlizlerin sesi olsa ne kar
İşlenmiş, yanık bir kehribar olamadıktan sonra

Yarım dilim aynada dönme dolap karesi
Yine yalın, yine uzak yine perşembe sessizliğine kurban giden
Hafif kapalı oryantal mevsimlerinde hep böyle olur
Kırığından âleme yansıyan yine benim

Kahvenin de hatrı varsa eğer
Fincan mâhkumu olmayı bırakıp ayana çalınan bir ömürlük kına olur
El yazından tebessümüne sarkan yoldaşane varlık
Parça bütün ilişkisinde noktasında bile kahrolur.

Derme çatma kulübelerde dağıttık bu tanıdıklığı
İsim yazılmadan, üzerine tarih atılmadan açılışı yapılan basılan betona alerjim var.
Çarpıklığın mahallesinde kapı komşumuz özgürlük
Tarihimiz, çatıları asfalt ve ziftle kaplanmış virane binanın altında
İzimin kaldığı toprağı ise alçıyla ört
Gün ışıdığında otlarımla, yırtarak geleceğim.

Yeşereceğim.

 

Oya Özgün Özder

 

 

 


 

 

|Ana Sayfa| |Arkadaş Z. Özger| |Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü| KENT-16 |

|Mayıs Yayınları| |Sardes Yayınları| |Satış ve Dağıtım Noktaları| |İletişim|

© yenisi