In solis sis tibi turba locis *

* "Issız yerlerde kendin için bir alem ol" Tibullus

 

 

2018 ŞİİR SERGİSİ

 

yazgı

şimdi sus dilim. Şimdi

siyah beyaz edelim bütün bu dil erkini

 

şimdi biz vazgeçişi oynayalım

sanki düşmüşü tekmelenmişi sürüklenmişi

dizlerimizde deli dumrul adamlar

sekerek ilerlerken o serin şehre doğru

temsili bir yazgıyı devri daim edelim

 

           Çoğal Dişil Edim

           Çoğal ki büyüsün ay

           Ve kütle çekimi merkezin

 

zannedelim

göbek deliğinden başlayıp kokan bu hayat

püskülsüz acıklı bir fes gibi

dirilmekte ıslak pamuklardan

ve ne kolaymış demekte tanrı olmak

yetişirken boyumuz asmalara

 

sonra duruşumuzun resmini seçelim

arkada akaduran bir ağaçlık belki

yürüyen mor cesur ormanlar

           Hani O Katillere Doğru

 

yani siyah beyazı. Yani biz şimdi siyah beyazı

şöyle bir ovduk mu rahmimize

tamamlanmışızdır

varamamışken özneye

 

bir de alışmamışken tanışmamışken çarpışmamışken hücrelerimizle

 

tutalım morsalkımı kravatlı şehirden

ürkütmeden adamı cürmüne bilenirken

tozunda dağlanarak çuvalca eşyaların

kaldıralım başımızı kirli beton yerlerden

sarı el bezlerinden

elemtere fiş gözlerden

şehre şer bu seslerden

 

çoğalarak çiçeksiz bir erginliğe varmışken

onların kitabından

asacağız şiiri. En ücretsiz yerlere. Şüphesiz en yüksekten

 

Zeliha Cenkci

hû I

iflah olmaz bir kuş tutundu geceye

bir balık isyanı gibi bunalan kendine kendine…

na buramdan başlayıp gözlerime kadar bozulan dilime

hû dedim

serin ve serinledim

sonra ürktüm ve sevindim

sonra gürültüm derlendi dalgaya eğildim

artık Asmaaltı’nda değildim

Cihangir’de Beyoğlu’nda

hû dedim

şu’raya varamadan büyüdüm geldim

 

içtiğiniz gibi bütün denizleri

bütün yılanları yüzdüğünüz gibi

oysa şimdi

na buramdan başlayıp tozuyan bu çalımlı timsah

na buramdan başlayıp çoğalan İsa’ya bismillah

haramilerimin kapısını çalıp kaçan bir hû dedim

işittim yankıdı sesin doğusu

hû dedim ufaldım geldim

sorulara soğuyarak

gece geceye tünedim

 

doğuda dedim

doğuda daha doğuda

eski kuşak reklamlarda

hayalleri süsleyen bir orman macerasında

sahipsiz yüzlere ve yüklü seslere ilişiverdim

 

bir düşün oysa

içilemeyen bütün zehirleri içtiğini

aynı anda ayrı yerlerde bulunan mucizevi nesneyi

unut ateşi unut közü düşün külü düşün arzula imi

çünkü dün gibi, daha dün, bu virgülü ellerinden tutup

neslime verdimdi

 

izin verdimdi bir kelebeğin daracık bir odada

kırmızı bir odada

daracık ve kırmızı bir odada

bir kedinin yalnız tortulu ve kokulu ağzında

ölmesine

şimdi dönerler sipariş ettim oysa

oysa can havliyle düşen bir kuş solgun büfelere

bir balığın bir balığa

babalığın babalığa

kardeşin kardeşe

minik su zerrelerinin

bir camı delip geçmesine

na buramdan başlayıp ölmelerine

hû dedim

oysa şimdi em ve ö

İsa’dan önce

bir inek çığlığıysa dilimde

sabahçılar sahici insanlar ve çıkarsızlardan bir avuç

delirmemek için zor duran bu bir avuç

Kilyos’ta Sarıyer’de Etiler’de Bebek’te

duran bir araç yol veriyorken bir çöpçüye

harami bir ahlakın bekçisi gibi

tuttu dizlerinden kendine kendini

 

yani şimdi

bir saniye sadece bir saniye

hû desem hû’ya ersem kırk kişi sesinde

izin versem kendime

bu harf nasıl incelecek

ve dönüşecek a’dan ı’ya

çirkinden bir fısıltıya

Muhammed’den İsa’ya

  

ama oysa

bir odadan diğerine

koşulsa bile ardımdan

sadece ardımdan ne gözümden ne ağzımdan

ensemden kulak diplerime eğlenen bu kaşıntı

yaksa da canımı

bastığım yüzü yükle dolan bu hayat

bir cevizin diğerine benzediği kadar

benzetecek beni kendine

balıksı bir zenciye

 

tünedim yine bir gece

yine geceden geceye

asıldı dizlerim kendine ve kendine…

 

 

Zeliha Cenkci

mare nostrum

yarım kalan şehri dizelerinden tuttum ve

tırnaksız bir pençe bıraktım şiire

 

hecelerce ağıtladım kadını

hecelerce gecelerce günlerce

savrulmalarım aa/bb/aa/cc

savunmalarım

 

soluduğun kiri yavaşça bırak yere

kendi yüzüme fırlatıyorum bu sefer dilimi bak

dilim bir hint fakiri bir meczup bir seyyah

i-ş-te-işk-e-ncel-er-i-n ayrışmasıdır bu devletin tarihinde

töreciler baş kesenler saraylarda hinlik edenler

bilirler

Arabistan’da Ortadoğu’da haricîAfrika’da

çarparak düşecek kornalar tekerlekler emzikler lastikler

adamlıklar ve beylikler

 

şimdi yine bir açık infaz halka

bir kaideler kurumu bu dil

bilmez ben neredeyim

mermilerin seslerin

yırtık pabuçtan sahte güvercinlerin

şehirlerin halkların kardeşliğin gelinliğin

ve biliyor musun

biliyor musun

 

mare nostrum sevgili kardeşim

 

koloni sandalyelerine eğilmiş nefesim

yerimden kıpırdamadan izlerim acıyı denizi

tapusuz döller burkulur içimde

suça çalan mor üzümlerde

adi suçlu asmadan türkülerde

yıllık hasat geliri devlet dediklerinin

 

ben buralı değilim sevgili kardeşim

 

azılı seviştiğim azınlık evrelerim

ince tığ dantellerim

tükenmiş beden ölçülerim

akıyor cümle dile şiirim

şimdi

 

Gövdem Hiç Dinmeyecekmiş Gibi

bir o yana                                          bir bu yana

sallandırılıyor

 

başlıyor söz

tut nefesini

bir-ki

velhamdülillahi rabbil alemin[1]


[1]Saffat suresi, 182. ayeti. Türkçe çevirisi “Ve hamd, bütün âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.” anlamına gelir.

 

Zeliha Cenkci

kadınlar ve bavullar

a.

uyku hapları döküyorum teker teker

uyku hapları domates çorbasına teker teker

rende ve mikser. Hayır. Parklar ve çiçekler

karnım açtı doyuyor şimdi

 

neler yaşıyorum bir dakika düşünmeden

bir dakika düşünmeden bakıyorum ay dolunay

bir dakika düşünmeden hop nerdeyim

tüylerim uzamış bıyıklarım çıkmış kıçım irilemiş

bir dakikada çirkin bir dakikada güzelim

bir dakika düşünmeden parklar ve çiçekler

 

 

bilmediği dil nasıl hapseder insanı şaşırıyorum

mühendislik harikası bir cümlenin içinde debelene debelene buluyorum yolumu

ağrı kesiciler anti depresanlar muhabbet kuşları

 menekşeler naneler çamaşır ipleri kayıp çorap

  sinsi komşu kızartma kokan apartman çocuklar feryat figan

Kürtler taşınmış yan arsaya ne fena yıl 1990

b.

yan dairede bir adam horluyor

diğerinde bir çamaşır işçisi faşistleri izliyor

mahallede düğün var davul var mevlüt var

tavuklu pilav mercimek çorbası baklava var

kanlı bir sabaha mermi sesine uyanmadık bugün de ne güzel

hispanik esintilerle savruluyorum yorgunluğuma

öksürüyor debeleniyor duyduğum her kemana inliyor

kasılıp kalıyorum ben kimdim diye

kasılıp kalıyorum dünya hali

bir dilenci bilmeyen geleceğini

 

c.

uyku hapları diyorum uyku hapları. Beni iyileştirmiyor

yatağıma kül döküyor belki bazen yakmaya çalışıyor ayaklarımı uyuşturuyorum

acıyorum tepeden tırnağa Diyarbakır’da

yoksulum diyorum bir Venezuelalı’ya

ben daha yoksulum diyor. Yoldan geçen fahişelere efkarlı

içiyorum diyorum Ugandalı’ya

waregi veriyor bana kırık dökük bir bardakta. Dönüyor dünya

severek evlendim diyor kadın Kırgızistan’da

koyunlar kesilmiş çadırlar kurulmuş kazanca yemek pişmiş

afili mesleklerde gazetecilikteyiz

cesedimiz Meksika’da Alarma’da ön sayfa

çeşit çeşit acı var bu nedir

bu nedir

Türkiye arabeskini özlüyorum yine ben

batsın bu dünyayı sabahçı kahvesini

mart eylül şubat temmuz darbeler memleketini

 

d.

uyku haplarını döküyorum çorbama

hayatımı anlatmaya yeltensem işte buncacık

çiçekler parklar biraz politika

ben Zeliha hanım nasılım

bir günbatımı gibi alkışlı ve ansızın

üçüncüye yeniden doğuyorum

kendimi uyandırmaktan korkuyor

sümüklü peçetelerimi saklıyor

mavi tüylü terliklerime uzanıyorum

çamaşırlar var toplanacak

komşularla iyi anlaşılacak

herkes sevilecek herkese saygı duyulacak

duygularım acıyor

yapamıyorum

 

bir bavula doldurup atıyorum her şeyi

her şehri her milleti her acıyı ve tarihi

başka bir kadın başka bir bavula

başka bir kadın başka bir kadına derken hop bitiyor

hiçbir şey olmuyor. Polis bile gelmiyor. Tüylerim uzayıp duruyor

Cibeles’e sessiz sakin bir yolculuktan ibaret her şey

 

e.

ben garip dünya bugün nasılım

cahilim kendi rengime kandım

 

Zeliha Cenkci

yan

 

ancak ve ancak ve ancak

şu kaynayan su başımdan aşağı devrildiği an

devrilir yan

yan devrilir ve güz bin kere benim perdelerim

 

sessizliğin kulağıdır cam bardağa dikili bir bıçak

parmaklarım boğazımdayken dinlemek ve

ellerime damlattığım her                                    

artık hiç beyazlamayacak olan ocağıma her

damlattığım

yerlere akıttığım dağıttığım serptiğim

tarhana gibi un ufak ve turuncuyeşilliklerim

 

bir siz beni bilirdiniz bir ben sizi

 

iki ayaklıdır ayrı kalmaması gereken şeyler iki ayak

bunu en iyi bu fayans araları bilir

kemirdiğim kiremitler

hepsi de turuncu

 

ülkem TC sınıfım 1-C

peki ya ben kendimi

neden

bir daha hiç göremeyecekmişim gibi hissediyorum

 

Zeliha Cenkci

yarının tarihi

 

 

bunlar hep dün gece oldu
parmaklarını ıslatı
p söndürdüğün mum

la tutuşturup şüpheyi
ıslığını çaldı
m adımla çağrılmanın

neyse bir bağcığın çözülürken kaybettiği

dirisi gövdemdi aynısının

 

ışığa tut görünür belki içim, dedim

-bir ortaçağ gecesinin teşhiri-

sırılsıklam kımıldarken dağlarda yağmur

ve mümkünken yeryüzünün tarifi
titizlik tasladım çöpçülere
yanlışlıkla bir fotoğrafta çıktım

gözümde büyüttüm uykusuzluğu

büyüttüm, kocaman yaptım

 

yanından dönüyorum
diye kandırdım kendimi
-bir suçun içinde soldu adın-

nerelere koysam şimdi kederi

her yer rüyalarınla dolu
belki mühürlü bir kusur ama

işte bunlar hep dün gece oldu

 

baktın yüzüme ve eğildin
ölü bir tereddüttü ayaz
-pısırık çocukların hayal ettiği-

hatırlarsın eminim,

çünkü kelimeler de kekemedir biraz

 

f çiçekleri rutubete evrilirken
y
önü olmayan yolculuklarda

aramızda kıvranan bu kıymık ve esrar

ağır ağır çöken zamklı bir yoldu

inanmayacaksın belki ama

işte bunlar hep dün gece oldu.

 

 

Anıl Can Uğuz

yağmurların isi var

  

‘Öyle bir yağmur ki bu, bilirsin

Dam saçak demeyecek, yağacak

Yağacak bir hışım gibi canevine kentin

Kalplerimiz küle gömülmüş elmalar gibi

Patladı patlayacak

Alacak sonunda kendi rengini’

 

Edip Cansever

  

I

 

gölgemi senin için

oturduğun sokağa bıraktım

 

yüzümü duvarlara sürdüm

ayaklarımda romatizma ağrıları, dudaklarımda çilek kavisler

beni ilk ve son kez öptüğün yerden başlıyorum

kendimi üretmeye

 

bıyıkları yeni yeni terleyen genç insanların arasında

okumayı-yazmayı yeni öğrenmiş

bir mecnun gibi dolaşarak

ve devirdiğim dağların kokusunu içime derin derin çekerek

kendimi ait hissetmediğim zamanlara dair

her şeyi unutmayı denedim

 

sabrımı körleşen bir ozan gibi biledim

gökyüzüne ahşap kuş yuvaları astım

kanatlarından döküldüğüm yerlerde cisimleştim

rüyalarına giremediğim için üzgünüm

-ben böyleyim

 

  

II

 

 

kendime oyalanacak bir şeyler buldum

-şanslısın

 

oturdum, tarih çalıştım

sürekli evrilen beynimde yoksunluk nüveleri

unutulmuş zamanlar ve hatırlayamadığım yüzler

bir cümleyi devirmişken, bir cümleye kurallar koymak

 

becerikli sular gibi birikiyorum ve taşıyorum

ve sonra…

 

kendi gözlerimden akıyorum sana

bilsen! ne muhteşem bir deney: im!

 

 

 

III

 

 

o çarpıcı sokak buluşmalarından sonra

sınırlarını kendi ellerimle sildiğim dünyamın

ortasına ayracımı iliştirip, hayatıma

kaldığım yerden devam ediyorum

 

kaliteli müzikler, ayinler ya da yollar

kanatları kırılınca kaç kişilik uçar –insanlar?

yüzyıllardır süren bu kargaşada

kendimce büyüttüğüm iç savaşı harlayan –yalnızlığım!

uzuvlarımda çoğalan kavuşma istenci

 

seni kendimde sorularla arıyorum

 

 

 

IV

 

 

sözcüklerle dans ede ede ayak bileklerimi incittim

gözlerin boynuma ipek fularlar gibi sarıldı

uzayan günlerin oltasında saatler, kısalan pantolonum

ve bizler büyüdükçe genişleyen evrende

isteksiz parlayan bir aşk! belki de yaşamak

 

(sen beni gözlerinle darağacına mı çektin?)

 

söz konusu sen olunca! yaşamak denizleşiyor

 

  

 

V

 

 

göğsümün kara treni yeşil bir ormana girdi

kızıl kuşlar ötüşünce dirildi –uçmak arzum

ve yıktım içimdeki korku imparatorluğunu!

hep adımla ve adımlarımla geçtim –dünyanın avlusundan

dünya! benim dünyam! başlı başına diyalektik

 

gölgemi bıraktığım sokak gibi

başıboş dolaştığım mitolojik labirent

 

kuşluğum tuttu

ellerini getir, avuçlarını aç

avuçlarında bir yudum yaşamak bulunsun

 

saçlarına düşen aklarla dikilsin elbisem

 

 

çağın özbilgi

BİRİNCİ TEKİLİN KEŞFİ

I-

Yaşama ağrısından geliyorum

şarkım kimseye ait değil.

Geçmiş şimdi gelecek bir cümleyi devirerek

sesin kabuğunu yırtıyorsessizlik.

Dünyanın kalabalığına tenhayım

-ki biliyorum işitmediğiniz o küçük sesler

benim yuvamın taşlarıdır.

  

II-

Acıya yakın harflerle

birinci tekilin keşfinde

son sözlerini içiyorum belleğimin

kendimden taşırarak

-ve nihayet su dinleniyor

benden öteye gidemeden

birbirine bakan iki gövde arasında

yağmurdenizin yüreğine

göğün yüzü yerin yüzüne doluyor

benboşalan içimle

bir çölün sıcaklığına dokunuyorum.

 

Felek Yılmaz

kusurlu masal

 

 

durun artık ölmeyiniz kusurlu masal

ne vakit görsem bir leçek

siz sanıyorum

dualar etmeyiniz dokunur şey değil

bizi kandırmayınız çekilmez acısı

yalnızlık diyorum eliniz çekilince geri

okşanmış tokatlar atıyor yılına ak düşen saçlar

başka şeyler basit şeyler eyleyiniz

ekmek isteyiniz güneşli güneşsiz sofranıza

infazlıyorum kendimi sütü dökmeyiniz

urganları sevmem urganları sevmeyiniz

 

susun lütfen anlatmayınız kusurlu masal

elinizde dudağımın kalmamış izi

gömmeyiniz toprağa çanakları tasları

gerçek kılalım sesinizi kazara duyduğum

incik boncuk dizelim kastımla kırdığım taşlardan

maya verelim göle düşerse tansu hanım

izleyicilerin izlediği çökelim suyun başına

balığa can akışa yön verirken

 

yaşayın hadi ölmeye mi geldik kusurlu masal

birazdan hayal kuralım durup deneyelim

balkonlardan sökülen alkışları

çiğneyip süt dişimizle

dikelim levhalara

doğruyu kim bilmiş yanlışını görelim

bize bir akıl verin kusurlu masal

bize biraz aklınızdan verin

düşünelim

 

şimdi sizin kusurlu masal

ayaklarınız pek bir yavaş denizde

kırışık ve muazzam elleriniz..

 

İmran Aydın Tali

Ne Çok Benziyoruz

 

ana beni affet! peygamber yerine şair doğdum

kimi zaman istanbul'u, köyüne dönen işçinin

tahta bavulu gibi özledim durdum.

 

dölleri bir kadın rahmine varınca

ağlayan adamlar gördüm onlara su verip

kaç piçin babasına küfrettiğini düşündüm, sustum.

piçlere daha çok şefkat beslersin değil mi Tanrım ?

en çok senden şüphelendiğim için bileğime neşteri vurdum.

 

sevgilim cüzdanında neşter sakla, dilinde küfür

beni nerede bulacağını biliyorsun.

Pan'ın flütünde ara beni

Haliç’te balıkçıların kovasında

bir fabrika mesaisinin bitiş zilinde

kilise çanının üç kez çalışında.

çocukluğumun kalbi tütün tarlasında

gece yolunu kaybetmiş bir turist kadının korkusunda ara beni.

 

oysa ben;

nereye baksam görürüm seni

gül yüzüne şavkı düşmüş halkımın.

 

Murat Bingöl

Diyalog

 

dedim bu elimde tuttuğum kalbimdir

dedi üstüne kar yağmış taşa benzer.

 

harmanlıyorum kendimi

değirmende una özenip.

kulaklarımı göğsüne astım

nabzınla ya allah diyorum durmadan.

 

dedim bu elimde tuttuğum düşünmekten döktüğüm saçımdır

dedi kursağı patlamış kuşa benzer.

 

her duvarı kuyu bellemiş

yusuf anlatıyorum fısıltıyla

züleyha başkasının teriyle kadın

uzvundan merhamet yaratan rab.

 

dedim bu elimdeki tuz kaplamış gözümdür

dedi çığrından çıkmış dünyaya benzer.

 

kardeşlerimi gezdiriyorum avucumda

annemin karnını deşerek

kirlenmiş yellerle buluşturuyorum saçlarını

ağlamayı henüz bilmiyorlar.

 

dedim bu elimde tuttuğum umudumdur

dedi hayydan gelmiş huya benzer.

 

ressamlara çizdiriyorum kararmış nefes borumu

bak lağım var diyorum bak

bir lağımda akabiliyor insanın içinden

dünyanın göğsüne doğru.

 

dedim elimde tuttuğum yine elimin kendisidir

dedi allahından korkmuş meleğe benzer.

 

hadisleri çalınmış peygamberim

yalancı peygamberlerle savaşıyorum

yabancısıyım yaşamanın

nefes alıp vermeyi bir ormandan öğrendim.

 

dedim bu elimde tuttuğum sensin

dedi iflah olmaz kula benzer.

 

kolları olmayan babaya benziyorum

bayram günlerinde iliğimde saklıyorum çocuklarımı

kabrime gidip defalarca beddua ediyorum kendime

geber diyorum, mezarında defalarca geber.

 

dedim bu elimde tuttuğum kalbimdir

dedi ufalanmış taşa benzer.

 

 

Mehmet Cengiz

YAKINDAN UZAK veya UZAKTAN YAKIN


Aynı dili konuşmuyorduk

Yaşam diyordum olup bitene

Sense jiyan

Saçları dolambaçlı kızım

Sürgünde tomurcuklanan kırılgan baharım

Halka doğru kaş çattıran

Dağdan şehre düşmanca baktıran hıncım

 

Korkunç bir ağzı vardı dünkü gecenin

Bunu senden gizledim

Sabahın önüne dikenli teller çekildiğini de

 

Az önce koşarak geçtim dar patikaları

Küçük mağaralara dönüp bakmadım

Süslenmiş sabi mezarlarına da

Gelincik çiçekleri yolumdan alıkoymadı

Yükseldi omuzlarıma basarak bütün fiyakasıyla özlemek

Kargalar çığlık çığlığa kaçarken önümden

Baykuşlar ve akbabalar arkalarına bakmadan

Sana benzedim her şeyimle

 

Aynı dili konuşuyoruz artık

Özgürlüğüm diyorum alnımdaki eksikliğe

Sense azadi

İki ayaklı tanrıçam

Rahmiyle cümle varlığın

Düşüyle hiçliğin musahibi

Gün ağarırken yaptığımı

Gün kararırken yıktıran sancım

 

Varırsan kırık hayallerimin civarına

Dilinle tutuştur gövdemi parmak uçlarımdan başla

Yanarsam Stiks nehrine savur küllerimi

Dicle’ye de olur canan Zap’a da

 

Ömer Faruk Batman

itiraftır unuttuğum  kabuslar

 

 

paslı bir jiletle kesildi gece

damarlarıma haciz gelirken

aklımda çıkmayan bir kan lekesi

annemin gözyaşıyla sildiği parkeler

benlik inşaamda çalıştırdığım kaçak işçiler

karadan yürüttüğüm kaygılar

düşük ve orta bütçeli düşler

ve kaderimden kaçışım da dahilmiş kaderime

 hayatımı yol kenarına çekince öğrendim

 

fikirlerim uyuşmuyor anestezistle

beyin dalgalarımda boğuluyor anılarım

fay hattına kurulmuş hayatlar görüyorum

kaçtığım coğrafya dersi bombalanıyor

orkestram ulu orta hadım ediliyor

tüm eczaneler nöbette uyuyor

ve tıp bilimine kurban ediliyor

toplumdan kaçan uyumsuzlar

 

gözkapaklarıma bir resim çizdirmek istiyorum

uyuduğum zaman sergilenmesi için

içkiyle pek arası yok temaslarımın

bakışlarım muhalefet etmiyor yalnızlığıma

sadece yanlış yerde kullanılan bir vurguyum

öğelerine ayırıyorlar hayatımı acımasızca

öznelerimi gizlemek için yeterli zaman yok

bu saatten sonra iftira atamam hiçbir zamire

 

son derece kalın bir parantezin içindeyim sanki

en yakınımdaki kitap gözlerimden okuyor endişemi

kabuslarımda tarih sınavına çalışıyorum kahinlerle

öleceksin diyorlar çanlar kulaklarımda çınlarken

düşen uçaklara binmediğim için üzüldüğümü bilmeden

sahi hepimiz aynı ölümden mi korkuyoruz?

alışkanlıktır, yavaşlarım soru işaretini görünce

ve merak ederim; ben ölünce kimi gömecekler diye

 

 

Utku Fırat Özçelik

 

 


 

 

|Ana Sayfa| |Arkadaş Z. Özger| |Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü| KENT-16 |

|Mayıs Yayınları| |Sardes Yayınları| |Satış ve Dağıtım Noktaları| |İletişim|

© yenisi